Beni Koruyun!

Beni Koruyun

Aralık 17, 2009

aşk - nerede- nasıl - ne zaman

önce nefesleriniz değer birbirine. atmosfer kocaman bir kucaktır, herkese açık. kim kimi beğenirse yanına uzanıverir. bedenler farkına bile varmaz. sonra tenler çeker birbirini. kirpikler vücudun en uç noktasıdır, uzanırlar birbirlerine. kirpiklerden yayılır aşk. önce gözlere, bakmaktan kendinizi alamazsınız, bakmasanız da her yerde onu görürsünüz, her yer onunla güzelleşir. gözlerden yanaklara iner sonra, oradan kulaklara, hep sesini duyarsınız, her ses onun sesidir sanki... sonra uzun, ince boyunlara üfler, ürpertir. kusursuz enselere değer, parlatır. oradan göğsünüze dolar, aşk alır aşk verirsiniz. sonra kanınıza karışır. kaçarı yok, kalp aşk pompalar, siz kirletirsiniz, o inatla temizleyip yeniden pompalar. sonra... omuzlarda alev alır, oradan güçlü kollara uzanır, avucunuzun içine sığınır. ısıtır, terletir, yakar. dokunmaya kıyamazsınız, dokunmadan duramazsınız.... kelebekler derler ya, yalan. kelebek hafif kalır, midenizde filler tepişir, dinazorlar dans eder, kıyametler kopar, canınız yanar, daha yok mu dersiniz. daha vardır elbet... vardır ama ömrü kısadır aşk dediğinin, dün başlar, yarına kalmaz biter. ne olduğunu bile anlamazsınız.

Kasım 14, 2009

hamlet güzel bir abimizdir ve yaşadıkları beni hep güldürür...


ne demiş:
"var olmak mı? yok olmak mı?" ben de ekliyorum; "var olayım derken yok olmak mı?"
varoluş kaygısı hızla yokoluş haritasına dönüşüyor ve hamlet'in stand up'ı bu çağda demode kalıyor.
sana gülmüyoruz hamlet (evet; sonunda senin oyunbazlığını, muzipliğini, içinde kaybolurken yepyenisini yarattığın ironik hallerini komik bulanlar ortaya çıktı. meğer saklanıyormuşuz birbirimizden, şimdi birlikteyiz, iyiyiz, merak etme.) durumun artık trajikomik bile değil. neler var bir bilsen, sen bile utanırdın o lafları ettiğine... üzülme... suç senin değil. suç 'hız' denen katilin, zamanı da o öldürdü zaten...

Kasım 04, 2009

AKARSU KADINININ AŞKI


aramızda uyuyan çimenlikten nefret ediyorum. hem soğuk hem de yeşil olduğu için. bir de tabii toprak ondan yana olduğu için... n'olur çekilse aramızdan? iki değil bir olsak, yan yana değil birlikte aksak? karışsak birbirimize? ben sana o çimenliğin ardından bakmasam artık... sen de biraz bana baksan artık! tabii önce beni fark etmen lazım... o kadar da gürül gürül akıyorum ama kulaklarında bir sorun var herhalde beni duymadığına göre. doğuştan mı? sonradan mı oldu? yoksa benim gürül gürül gürültüm yüzünden mi oldu? yok canım, sağırlığının sebebi ben olamam. olsa olsa o soğuk, yeşil çimenliktir. geceleri hışırdadığını duyuyorum. bir çoban demişti ki; 'bunun hışırtısını dinleye dinleye sağır oldum'. sen de o çoban gibi olmuş olmayasın? hışırtı kaynaklı işitme kaybı yaşıyorsun sevgilim. tıka kulaklarını o çimenin hışırtısına, o zaman yalnız içinin sesini duyacaksın. içinde ben varım. sen yalnız bana kulak ver, bak sana akıyorum. anladık duyamıyorsun ama yanı başındayım, kör müsün? görsene! gözümü dikmiş sana akıyorum, fark etsene! 


senin kaynağın olan dağ benimkinden yüksekteydi değil mi? ondan bu 'cool' tavırlar. dağ yüksekte olunca tabii sular da soğuk oluyor haliyle. e sular soğuk olunca gözlere vuruyor, ancak gözler kapatılınca akarsunun içi ısınıyor. anladım. anladım da her şey senin dışında gelişiyor madem, sen yön vermiyorsun, bana da bir fırsat versen?ben de senin dışındayım, kulağın olurum, gözün olurum, taşlarını temizlerim, suyunu ısıtırım, sana dizi dizi balıklar veririm, içinde çiçekler açar, suların deli pınarlar gibi çağlar  bir izin versen... vermesen de beklerim ben... sen beni görene, beni duyana, sana karışmama izin verene kadar beklerim...


sen de bunu biliyorsun zaten suyu çekilesice! ondan kaynağını kafdağı sanman! şuradan başka yere gidebilir miyim? bu kuş uçmaz kervan geçmez düzlükte yönümü başkasına çevirebilir miyim? sana mecburum, sen de bunu biliyorsun! ama unutma, ben neysem sen de o'sun. kış geliyor, aklını başına devşir. bu sene kar düşmezse ikimizden biri kuruyacak. gel birleşelim, aşkla olmasa da hayatta kalma kaygısıyla gör beni! 

Ekim 06, 2009

Yalanlar vs...


Yalan söylemek mühim mesele... Daha doğrusu yalan söyleyebilmek... Meziyet, büyük meziyet. Sıkıştın ve beynin o ceviz ceviz kıvrımları hemen bir yalancık doğurdu diyelim. O yalanı ne zaman, kime, ne amaçla ve hatta nasıl söylediğini, sen o yalanı söylerken buna kimlerin şahit olduğunu aklından hiç çıkarmaman lazım. Meziyet dediğim bu işte, akılda tutabilme. Balık hafızalıysan yandın, beyninin yalan üretme kapasitesini mümkün olduğunca küçültmen gerekiyor. Yok hafızama güveniyorum diyorsan, büyük konuşma derim. Yapılan araştırmalarda alzheimer'a yakalananların büyük çoğunluğunu yalancıların oluşturduğu sonucuna varılmış. Tamam, yalan söylüyorum, öyle bir araştırma yok ortada. Ama bu varsayımın gerçek olma ihtimali üzerine bir düşün derim. Çünkü herkes yalan söyler. Bir kere çok zevkli bir şey. Karşı tarafın anlayıp anlamayacağı üzerine kumar oynuyorsun adeta. Yakalanma pahasına riske giriyorsun. O kadarla kalmayıp hayatına yayılıyor bir de o risk, bak! Heyecana bak! Adrenalin tutkunları boşuna bancicamping yapıyor bence. Şöyle kalabalık bir topluluğa kallavi bir yalan söyleseler, bir ömür sürecek adrenalin garanti. Ölüm tehlikesiyse al sana ölüm tehlikesi. Düşünsene, çok üst düzey birini ya da karanlık işlere dalmış birini etkileyecek bir yalan söylediğini, bir yakalansan bitti, toprağın bol olsun, çok da iyi bir insandın ama işte mukadderat derler... Hayır bir de bağımlılık yapar bu zıkkım, kolay kolay da kurtulamazsın. Ben bir tane söylerim, bazen hiç sıkışmasam aklıma gelmez, ben öyle tiryaki değilim, keyif için söylüyorum kırk yılda bir durumu da yok. Beyin öyle bir alışır ki bu zıkkıma, işe yarım saat geç mi kaldın hop bir akrabanı öldürüverirsin. Sonra başın sağolsunlar, eve taziyeye gelmek isteyenlerden başını ayıklayabilirsen ayıkla. Üstelik o akraban artık iş arkadaşların için öldüğüne göre bir daha onu rahmetli diye anman gerektiğini, onu tanıma ihtimali olan aile bireylerini ve/veya arkadaşlarını onu öldü bilen iş arkadaşlarınla bir araya getirmemen gerektiğini, hatta ailece görüştüğünüz iş arkadaşlarınızın aile üyelerinizi araması ihtimaline karşılık hepsini haberdar etmen ve tabii bir miktar yerin dibine batman gerektiğini de aklından çıkarmaman gerekiyor. Hadi bunları da hallettin diyelim, hala usta bir yalancı olduğunu söyleyebilir misin? Hiç sanmıyorum. Ya söylediklerin gerçekse? Öyle ya, o yalanı söyleyince foyan ortaya çıkmasın diye söylediğin şekilde kazımıyor musun beynine? Yani beynin yalan haliyle hatırlıyor olanları? Yani beynine göre doğru olan aslında yalan. Karışık mı? Ama çok da zevkli değil mi? Yalanı mı yaşıyorsun gerçeği mi? Ayırt edebiliyor musun?

Ekim 05, 2009

Bir oyun - bir reklam...

HAKİKİ GALA 15-18-22-25 EKİM TARİHLERİNDE SAAT 20.30'DA OYUNCULAR TİYATRO KAHVE'DE.


OYUNCULAR TİYATRO KAHVE BEYOĞLU'NDA RUMELİ PASAJI'NDA.

BİLETLER MYBİLET'TE YA DA OYUNCULAR TİYATRO KAHVE GİŞESİNDE (0 212 245 13 14).

"Edibe Ayşen Kutlugilin eserinden hareketle..."

Yazan: Ayşe Bayramoğlu
Yöneten: Çetin Sarıkartal
Oyuncular: Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş
Tasarım: Zekiye Sarıkartal
Görsel İletişim Tasarımı: Behiç Alp Aytekin


"Müesser Hanım ve Lütfi Bey o güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş bu iki zat, bir Hıdrellez gecesi yine birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi gerçekleşememiş hayallerini düşünerek uykuya dalarlar. Kaderin cilvesi midir, bilinmez, apayrı uykuların derinliklerinde süzülen Müesser ve Lütfinin yolları tek ve ortak bir rüyada, hayatlarının galasında kesişir. Bir kere olsun ramp ışıklarına, sahneye çıkabilme bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme şansını bulmuşlardır.
Gelin olmak isteyen yabancılar, emanet edilen kocalar, ucuza ya da pahalıya yapılan, ama hiç beğenilmeyen yemekler, var olmalar ya da yok olmalar, hem pop hem star hem ala hem turca olmalar, aşkı tadanlar, bir şarkı olmaya çalışan, çocuklukları hoyratça ellerinden alınmış çocuklar, kendini helâk ederek dans edenler, yeteneğine güvenenler, gözleri kör eden aşklar… Oyunun kahramanları Müesser Hanım ve Lütfi Beye bir kereliğine de olsa sahneye çıkma ve kendilerini gösterme şansı verilmiştir. Ancak ömürlerini onca zaman boyunca birbirlerinden habersiz geçirmiş Müesser ve Lütfi için ortak bir sahne dili tutturmak, anlaşmak zorlu bir serüvenden geçmelerini gerektirecektir. Defalarca baştan almaları gerekir, defalarca tökezlerler; ama hayallerinden asla ve asla vazgeçmeyeceklerdir.
Yönetmenliğini Çetin Sarıkartal'ın yaptığı oyunun metni Ayşe Bayramoğlu'na, sahne tasarımı Zekiye Sarıkartal'a, görsel iletişim tasarımı ise Behiç Alp Aytekin'e ait tek perdelik bir komedi olan oyunda Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş oynuyorlar."

Mayıs 15, 2009

sandığınız gibi değil!

bağırdı: "Sandığınız gibi değil!" kimse anlamadı tabii. soranlar oldu: "sandığım gibi değilse nasıl?" nasılı önemli değildi, önemli olan onun kimsenin sandığı olmadığıydı. yine anlamadılar. aldı hepsini karşısına. "bakın bana" dedi. baktılar. "ee?" dediler. "bakmıyorsunuz" dedi. sabırlı olanlar yeniden bakmayı denediler. sabırsızlar "aman bee" deyip gittiler. ukalalar "biz bakıyoruz, sen göremiyorsun!" dediler, onlar da gittiler. yeniden bakanlara dönüp sordu: "sandığınız gibi miyim?" şaşırtmacalı soruydu sanki, çekinik "ee, aslında... eee, yanii... evet, sandığımız gibisin işte" dediler. içi şişti. "ya benim nerem sandık?" diye bağırdı. çok net, çok keskin bi sessizlik oldu. ve aniden trink trink sesleri eşliğinde "aaa! öyle sandık yanii!" dediler. yine anlamamışlardı, bunların hepsi -yazara göre tabii- angutun önde gideniydi. derin bir nefes aldı, sakin olmaya çalışarak anlatmaya başladı: "sandık saklamak içindir. sandık unutmak içindir. sandık tutmak içindir. sandık bekletmek içindir. artık bana bir şey anlatmayın. sandık doldu, taştı. bütün anlattıklarınızı kusacağım!" hepsi anlamış gibi kafa salladı. baktı onlara, uzun uzun baktı. bu uzun bakışından rahatsız olanlar oldu. huzursuz kıpırdanmalar başladı. sanki hepsi kusmasından korkar gibiydi. derin bir nefes daha aldı, ağzını açtı. dinleyenler korkuyla gözlerini açtılar. o açık ağzından geğirerek alfabeyi saydı, hem de iki kere baştan sona. kesif bir soğan kokusu yayıldı. "gazmış!" dedi. hep birlikte rahatladılar. toplanıp gittiler. geriye soğan kokusu kaldı.

Mart 27, 2009

bir adam

belli bembeyaz olacak teni. daha sadece birkaç saattir dünyada ama, belli izini çok derin bırakacak. ne zaman geleceğini kendi seçti; ne yapacağını, ne söyleyeceğini, ne yaşayacağını da kendisi seçecek. cesur olacak, hayata karşı dimdik durup belki biraz da bıyık altından gülerek bakacak. hep şaşırtacak belli, etrafında ona pervane onlarca insan olacak ama o kendinden hiç ödün vermeyecek. upuzun, dopdolu, depderin bir hayatı olacak.

falına baktım, yüzüne baktım, kısacık bir an aralayabildiğin gözlerine baktım, seni gördüm bunları yazdım.

sana dokunmaya kıyamadım.

Mart 24, 2009

muhtarınızı seçerken!

ayaklarını sürüyerek geldiği evinin önünde on dakikadır dikiliyordu. çocukken birileri yeterince uzun süre ayakta durduğunda boyunun uzayacağını söylemişlerdi, bunu denemenin tam sırasıydı. acaba on dakikada kaç santim uzamıştı? etrafına bakındı, kapının çerçevesinde taa çocukluğundan kalma bir boy izine rastladı. ama bu onu çok da memnun etmedi, zira iz muhtemelen o beş yaşındayken alınmıştı. şimdi otuz beş yaşındaydı ve o ize tepeden bakıyordu, hem de bunca yorgunluğuna rağmen gevrek gevrek gülerek. kalp atışları göz kapaklarına uyup 'neyse!'yi vurmaya başlayınca anahtarını aramaya karar verdi. paltosunun sağ ve sol cepleri, paltosunun sol üstteki iç cebi, ceketinin cepleri, pantolonunun cepleri, çantasının cepleri.... Panik hali gitgide yayılıyordu, kalbi çoktan başı boş bırakılmış atlara binmiş dağları tepeleri aşıyordu, gözleri yuvalarından aşağı bangicamping yapmaya başlamıştı ki kapı açıldı. annesi gözlerini ovuştura ovuştura karşısında duruyordu. bungicampingten yorulan gözler yuvalarına döndü, kalbi atlardan indi kafesine girdi, panik hali yatıştı ama beklenen olmuyordu. anne kapının önünde koca bir kale duvarı gibi dikilmiş onu inceliyordu. gözlerinden biri diğerine izin verdi, izni alan göz anneye doğru flörtöz bir aç kapa gerçekleştirdi. anne bu flörte kağıda basılmış bir yüzü uzatarak karşılık verdi. kağıttaki yüz mahallenin yeni muhtar adayıydı, anne 'buna oy vereceğiz!' dedi, adam 'neden?' diye sordu, bir gözüyle de artık flörtöz olmayan bir aç kapayla destekledi bu soruyu. anne 'çünkü genç!' dedi. adam 'eee?' diye sordu. anne 'o kadar işte. gençler iyidir.' dedi. adam kağıda basılı yüzü eline aldı, incelerken yüz uzanıp adamı yanaklarından öpüverdi. adam yanaklarındaki tükrükleri silerken kağıda basılı yüz 'sadece genç değilim, aynı zamanda tutkulu ve hırslıyım. bu mahalleyi uzayın incisi yapacağım!' dedi. adam 'orada yer çekimi yok ama?' dedi buna karşılık. kağıda basılı yüz adamın omuzlarından destek alarak kendini dışarı çekti ve tüm özgüveniyle 'buradaki yerçekimini uzaya taşıyacağız!' dedi. adamın söyleyecek sözü kalmamıştı, kağıda basılı yüz arkasında bando takımıyla annenin sırtına binip sokağa çıktı. adam da bu sayede içeri girebildi. neyse ki henüz içerideki yer çekimine kimse dokunmamıştı...

Mart 04, 2009

hayvanat bahçesi masalı - tavsiye

Hayvanat Bahçesi Masalı

29 Mart Pazar günü 20.00’de, 4,18 ve 25 Nisan Cumartesi günleri ise 20:30'da
Oyuncular Tiyatro Kahve'de

Tiyatroperest’in İlk Oyunu Seyircisiyle Buluşuyor…

Dilin ve iletişimin çöküşü çerçevesinde yalnızlığın, kapana kısılmışlığın, hayatın saçmalığının yanında
hayata anlam katma çabasının muhteşem bir kurguyla ve örneklemelerle anlatıldığı; yaşam ve ölüm arasındaki karşıtlığı,
toplum dışına itilmiş bireyle toplumun değerler sisteminin karşılaşmasını sunan bir oyun..

Yöneten: Ömer Akgüllü
Yazan: Edward Albee
Çeviren: Sevda Çalışkan
Oynayanlar: Onur Özaydın, Ahmet Varlı
Görsel İletişim Tasarımı Behiç Alp Aytekin

............................................................................................................................................................................

iletişim

OYUNCULAR TİYATRO KAHVE
İstiklal Cad. Rumeli Han 48/4 Kat: 2
Gişe No: 0212 245 13 14

--------------------------------------------------------

Taptaze bir ekip tiyatroperest, ilk oyunlarıyla izleyicinin önünde arz-ı endam edecek. oyunculuk denen şeyin ancak aşkla yapılabileceğinin en güzel kanıtı, hem de bu genç yaşta heves edecek yüzlerce başka iş varken...

70 dakika aralıksız keyif almak için, gülmekle ağlamak arasında gidip gelmek için, gençliğinizde yaşadığınız deli tutkularınızı anımsamak ve hayata yeniden aşkla bağlanmak için...


uykuya kaçanlar

canı sıkılan, başı sıkışan, işleri tepesinden taşan, içinde zerre istek kalmayan, bahar daha gelmeden bahar bunalımına giren yalnızlar uykuya kaçar. düğümleri rüyada çözmeyi umarak yastığa gömerler kafalarını. sabah olmasın diye yorganı çekerler ta tepelerine, güneşten kaçarlar, aydınlıktan kaçarlar. gecenin karanlığında düğümlere düğümler eklenir, işler üstüste dizilir. çişi sıkıştırır insanı, gözünü açmadan gider tuvalete. karanlıkta işemeye çalışır, deliği tutturamaz. ortalık batar. inatçıdır uykuya kaçan, sidikli kalebodurların üzerinden cıpılak cıpılak sesler çıkararak yürür yatağına. ayakları sidikliymiş, yatak batmış hiç düşünmez. tek derdi gündelik zamana dönmemektir. ama anne kaçağın kokusunu almıştır, sinsice iz sürerek odaya gelir, yorganı sıyırır, yüzüne vuran kesif sidik kokusundan önce uyku kokusunu alır. yorganı çektiği gibi uykuya kaçanı yere çalar. ağzını açar, gözünü yumar, uykuya kaçanı çeker yanına alır. kıssadan hisseyi eline verir: annelerden kaçmaz!

Şubat 26, 2009

yaşam ve ölüm ve su


bundan yıllar önce ölümü ve yaşamı tattım...
ağustostu... sıcaktı...
çevremdekilerin tatil diye adlandırdığı şey beni bur bur bunaltıyordu... ısparta'da eğirdir gölü kıyısındaydım. ani bir kararla uzandığım yerden kalktım, göle girdim, suya sırt üstü uzandım ve gözlerimi kapattım. ölmüştüm... suyun masalı kulağıma çalındı, benden önce ölenler anlatıyordu, benim gibi ölenler... bilmediğim her şeyi öğrendim. anlamadığım her şeyi anladım. gülmediğim her şeye güldüm, ağlamadığım her şeye ağladım. balıkların yüzlerine dokundum, taşların kalplerini dinledim, kumların sevişmelerini izledim. sonra kendimi görmek istedim, gözlerimi açtım.
masmavi bir gökyüzünün altındaydım. öbek öbek bulutlar örtmüştü üstümü. ölüydüm, üşümezdim ki... bulutları elimle öteledim, biraz kırgın dağıldılar. onlar açılınca dağlar çıktı karşıma. kızlarını koruyan sert babalar gibi dimdik ve belli belirsiz şefkatli, bıyık altından sevecen... ve onların arasından kuşlar, geniş kanatlarıyla bakışlarımı dağlara ulaştıran ara bulucular, anneler gibi...
ölüp ölmediğimi anlamak istiyordum artık. bir işaret gerekti bana, küçücük bir işaret... bekledim, bekledim, bekledim... ve bekledim. beklemekten sıkıldım. kendi başımın çaresine bakmalıydım. yavaşça başımı sudan çıkardım. bütün sesler değişti, bütün gördüklerim bulandı. anladım, asıl şimdi ölmüştüm...

* fotoğraf: milas - ören sahili, dingin zamanlar.

Şubat 22, 2009

bir evin çekiciliği üzerine...



-bir ev ne zaman çekici olur?

-kimin için çekici yani?
-soruya soruyla cevap verme. soruya cevap ver.
-yine kelime oyunları...
-cevap verecek misin?
-tamam. bir ev ne zaman çekici olur... üzerine güneş vurduğunda!
-ne alakası var?
-şöyle bir alakası var; evin üzerine güneş vurduğunda sıcak görünür, bir evde yaşamak için de o evin sıcak olması, baktığnda-düşündüğünde ya da içine girdiğinde seni sarıp sarmalaması yeterlidir. aldın mı cevabını?
-aradığım cevap bu değildi.
-nasıl yani? yorum sorusu soruyorsan tek bir cevap bekleyemezsin ki!
-yorum sorusu sorduğumu nereden çıkarttın?
-sorundan!
-yanlış çıkarım. yorum sorusu değildi sorum.
-peki neydi?
-kafamı kurcalayan bir soruydu, yardım istiyordum senden.
-çaktırmadan yardım istemek diye buna deniyor o zaman.
-ukalalık yapma.
-sen iyi misin?
-hayır değilim!
-neyin var?
-korkuyorum.
-neden?
-hırsızdan!
-haydaaa! nereden çıktı şimdi hırsız?
-geçen akşamüstü eve hırsız girmiş, ben odamda uyurken mutfaktan girip salonu talan etmiş, belki de başucuma kadar gelip bana da bakmıştır.
-sadece baktıysa bir şey olmaz.
-mavra yapma, gerçekten korkuyorum!
-tamam. bir şey almış mı?
-yok, çok az bir para götürmüş. bir ara benim telefonum çaldı, ondan sonra bir tıkırtı oldu evde. salona bir girdim, hallaç pamuğu gibi atılmış her yer, sonra mutfak kapısıyla penceresi ardına kadar dayalı...
-neyse, geçmiş olsun. sana bir şey olmadı ya, önemli olan o.
-şimdi her yere yeni kilit yaptırdım, sımsıkı kapattırdım bütün kapıları, pencereleri. bir de içeriden kumandalı panjur sistemi varmış, onun için ölçü aldırdım, yarın gelip takacaklar. bir de günde 1$lık güvenlik sistemi kurdurdum direkt polisle bağlantılı, bir de alman kurdu ısmarladım, o da yarın geliyor bahçede yeri hazır. şimdi bir daha girmeyi denesinler bakalım!
-biraz abartmamış mısın?
-az bile. ben canımı sokakta bulmadım, kıymetli benim canım.
-buradan senin malın kıymetli gibi duruyor. hatta çok malın varmış ve hepsi çok kıymetliymiş gibi duruyor. ve hatta bu yüzden evin çok çekici görünüyor.
-çekici mi?
-aradığın cevabı buldun sanırım?
-hayır! olmaz! onca masraf!
-iade süresi geçmiş midir?
-köpekle panjurlar gelmeden yetişeyim!

Şubat 21, 2009

Penguins

neden hala inatla salaklıklara gülüyoruz? neden zekice yapılmış esprilere burun kıvırıyoruz, entel işi diyoruz? neden bize verilenle yetinip daha fazlasını istemiyoruz? neden korkuyoruz? neden korktuğumuzu kabul etmiyoruz?

Şubat 18, 2009

kayıplar ve uzak bedenlerdeki yankıları....

bizim buralarda ölümler yankılı olur. geri çağırmak için 'o taraf'ın kapısına çarpar durur sesimiz, giden gelmez. zamanla yankı da silinir yiter. her giden unutulur yavaş yavaş, her gidenin yokluğuna alışılır. o yüzden her yanımız delik deşiktir. unuttukça içimiz boşalır.

ya gidene engel olmalı, ya unutmaya....

Şubat 16, 2009

hayat ne garip vapurlar falan!


eskidiğini, unutulduğu fark eden bünyenin kendini yeniden görünür kılma çabası olmalı hayat. yoksa neden denizde süzülen en eski vapur, onca deneyimine rağmen kabataş iskelesine yanaşamasın ki? hadi fırtınadır, akıntıdır, dalgadır vs, yanaşamadın diyelim. ama ard arda 3 denemede 3 halat koparmak da nesi? ve o 3 denemenin ardından 4.de iskeleye güç bela yanaşmışken içeride kopan kıyameti duyup, takdir beklercesine kaptan köşkünden minibüs şoförleri gibi tek kolunu sarkıtıp yorgunluk sigarası tüttürmek? ne bekliyordun? alkış mı? aferin! yok sana alkış! içeride kaç kişi "şimdiye ben bile yanaşmıştım!" cümlesini kurdu biliyor musun? bir gün bunlar lafta kalmayacak, bi gün evet bi gün seni o kaptan köşkünden indirip yerine biz kıdemli vapur yolcuları geçeceğiz ve iskeleye yanaşmak neymiş, dalgayı çapraza alıp üstünden süzülmek neymiş göstereceğiz hepinize!



* fotoğraf 'http://cennet.minare.net/wp-content/uploads/2008/11/halat690.png' sitesinden alınmıştır.
* şarkı: ezginin günlüğü - çeyrek albümünden sabahat akkiraz yorumuyla 'gemi'.

Şubat 12, 2009

bir kenarda durmaya zorlanan entel gözlüklerim ve eleştirmen suratım


bakmayın oradan bana öyle, kırk yılda bir bi organizasyon yapıp insanları bir araya getirmişim, üstelik de -bilen bilir- hiç tarzım olmayan, üzerine bık bık edip durduğum bir türü izlemeye zorlamışım, tükürdüğümü yalayamam. sevgili gözlüğüm ve asık suratım, bu gece yeriniz masanın üstü, birayla sigaranın ardı. evet, biliyorum bira bardağı içerinin sıcağından buğulandığı için göremiyorsunuz sahneyi. işte tam da istediğim şey, böylece üzerine konuşamayacaksınız evet, bu gece çocukluğumdaki gibi eğleneceğim. çocukluğum dedim de, yalnız geçen dönemde ben ibrahim tatlıses ve gözlerine mavi far sürdüğüm oyuncak bebeklerle eğlenirdim, apartman çocukluğu işte. tam böyle düşünürken ışıklar kararıyor ve muhteşem vurmalılarla bir ibrahim tatlıses şarkısı başlıyor. keyfime diyecek yok, yerimde oynayıp duruyorum ama pek de çaktırmıyorum. çünkü kırmızı giymişim ve en ufak bir kıpırtımda görünür oluyorum, çok fena. ibo bitiyor, mısırlı ahmet başlıyor, aman yarabbim o ne iştahlı çalmaktır, ağzım sulanıyor, masaya vurarak -utanmadan- eşlik ediyorum, bu arada gözlük ve surat da sallanıyor, düşmemek için birbirlerine tutunuyorlar. ışıklar gittikçe kararıyor, darbuka vuruşları hızlanıyor, heyecan dorukta, hadi başlasın artık nidaları ve hemen yanı başımızdaki kulisten yükselen bir enerji. belli, bir şey olacak. ve oluyor, nicedir gülmediğim kadar çok gülüyorum. yanımda getirdiklerimin eğlenip eğlenmemesi -ilk kez- umurumda bile değil. yüksek san'at (!) türevi bir şey de değil izlediğim (san'at sevicilere de ayrıca selamlar, hürmetler), cem yılmaz'ınki gibi biter bitmez unutacağım bi gösteri, ama olsun. sahnede öyle bi iştahla oynanıyor ki tadı damağımda kalıyor. tiyatro kılçık karşımdakiler (www.tiyatrokilcik.com sitesinden kendileri hakkında bilgi alınabilir).

ve işte koca 2 saat bitiyor. ağzım zevkten açık kalmış, boş boş sırıtıyorum. birden aklıma geliyor, buraya geliş amacımı unutmamalıyım. şebnem bozoklu'yu izlemek! canım 'meliha' olarak hepimizi deli eden kadın, -işin içinde olan birinin kıskançlığıyla- bakalım başka neler yapabiliyor? ne oynarsa oynasın çok iştahlı oynuyor, öyle hımhım abileri ablaları hatta yaşıtları gibi değil, kanıyla canıyla oynuyor, izleyenin de karşısına geçip oynayası geliyor.

böyle iştahlı oynasın işte oyuncu dediğin, oynamak isteyip de içinde kalanların yerine de oynasın, oynasın ki bizler de huzur bulalım!

*fotoğraf sosyal dayanışma (!) sitesi feysbuk'taki tiyatro kılçık grubundan.
* tiyatro kılçık her pazartesi saat 21.00'da taksim oldcity'de.

deniz üstü köpürür


hayatımda yeni biri var; adı fatih. gönlü geniş, kalbi ferah, yüzü gözü aydınlık. ve fakat yazık ki beyni zayıf. karşı cinsin kıyısına yanaşamama gibi bir sorunu var. artık siz buna korkaklık mı dersiniz, beceriksizlik mi, tecrübesizlik mi bilemem. bildiğim bi tek şey var, o da bu fatih'in hem cinsleri gibi bir kıyıdan diğerine kuğu misali süzülebilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi lazım. hem fatih'in hem de beyninin.

bi de başka bir problem var ki; benim için en komiği o, fatih birilerinin oyuncağı olmuş, ama ne oyuncak! birileri fatih için yıllarca yalvarmış da ancak sahip olabilmiş gibi sürekli bir sakınma halinde. bundan birkaç hafta önce onu zorla yanaştırıldığı bir kıyıda şampuanlarla yıkanırken gördüm, bütün tazeliğini sergilercesine şehvetle uzatıyordu kollarını bacaklarını. dadılarına sordum, dediler ki henüz kıyıya yanaşmayı beceremediğinden üstünü başını kirletiyor, fiyakası bozuluyormuş. kenarda durup büyüklerini seyretsin de öğrensin diye kıyıya çekmişler. herhalde bu birkaç haftada işi kaptı ki hemen açıklara atladı.

ama işte o işler öyle kolay olmuyor fatihciğim! bugün eğer o ufacık dalgalarda mideciğim ağzıma geldiyse, sık sık ıslak montumla yanımda oturan yaşlı ve neredeyse -senin yüzünden- panik atak geçirmek üzere olan teyzeciğe yaslanıp ıslanmasına sebep olduysam, sen tintin gittiğin ve bir türlü o kıyıya yanaşamadığın için işine geç kalan insanlardan oluşan bir minik güruh kapıları zorlamaya kalktıysa senin daha gidecek çok yolun var fatihciğim. biraz tecrübe kazan, sonra görüşelim. ben uzunca bir süre göz koyduğun kıyılarda olmayacağım! canımı sokakta bulmadım! hadi.

* fotoğraf ido'nun sitesinden alınmıştır. fatih'in vesikalık fotoğrafıdır.

Ocak 27, 2009

bu notun ıssız adam'la hiç alakası yok

bağırmadan, boğazını yırtmadan, ajitasyon yapmadan, ağlatmaya çalışmadan, inceden inceden, acıta acıta, durdura durdura, anlata anlata ne güzel şarkı söyler bu kadın... en güzel bu kadın şarkı söyler...

ve onun şarkılarının keşfedilmesinin ıssız adam'la hiçbir alakası yoktur!

ve onun oyunculuğunun keşfedilmesinin avrupa yakası'yla hiçbir alakası yoktur!




Ocak 23, 2009

vapurun kıçı ve kırmızı rujun görünmezlik kırıcı etkisi

  • vapurun kıçı

en soğuk havada bile soğuk değildir vapurun kıçı, seni içine alır, ısıtır. kuytudur vapurun kıçı. en güzel manzara ondadır. bakmaya doyamazsın. kendine has bir müzik anlayışı vardır vapurun kıçının. kulağında, ruhunda ne çalarsa çalsın o içine vahşi çığlıklar katar. suludur vapurun kıçı, adamın başını döndürür. suç işlemeye teşvik eder, suç işletir, suç işleme arzusuyla yakar kavurur. 3 dakikalık suç için 62 tl ödetir vapurun kıçı. ama olsundur, kuytudur, sıcaktır, güzeldir, candır. önüne sunduğu koca bir şehir vardır, bakar bakar kararırsın. çünkü şehir günden güne kararmaktadır.




  • kırmızı rujun görünmezlik kırıcı etkisi
görünmez kadın bunca yılın alışkanlığından vazgeçip dudaklarına renk verince başına gelenlere inanamadı. artık görünüyordu, herkes ve hatta her şey tarafından. bakışlarda 'vay anam!'lar, 'öf'yavrum'lar okudu, ürktü. hiç alışık değildi. ruju silmeye karar verdi. sokaktaydı, hay aksi mendili yoktu. nereden kaldıysa aklında kalmıştı rujun yenebileceği, yalamaya başladı dudaklarını. eyvah! daha da görünürdü artık.bakışlardan ateş çıkıyordu ama nasıl oluyorsa atılan laflar yumuşamıştı: 'öperim' , 'vay, kiraz dudaklım!' bunun böyle olmayacağını anladı, o sırada kurtarıcı bir velet yanına yaklaştı. 'ablam güzel ablam, siftah yapmadım ablam, bi mendil al ablam!' çocuğun boynuna sarılıp öptü, 50 kuruş verip bi paket mendil aldı, hemen içinden bi tane çıkarıp dudaklarını silmeye başladı. çocuk şaşkındı, 'abla naaptın ya?' diye bağırdı. kadının elinden mendil paketiyle kırmızıya bulanmış mendili kaptı. 'sıçtın içine gül gibi dudaklarının ya!' kadın şaşırdı, çocuk söylene söylene uzaklaştı, 'sileceksen niye sürüyosun be?'. kadın öylece kalakaldı sokak ortasında, onu kimse fark etmedi. yeniden görünmez olmuştu.

* LUXUS grubunun Acayip Şeyler şarkısı eşliğinde okuyunuz.

Ocak 20, 2009

hop ki üç dört!

bi ara oyunculuğa heves etmiştim, uzunca bi süre de öyle heveskar çabaladım (heves konusunda itiraz hakkınız yoktur sayın tanıdıklar). ilk o zaman fark etmiştim bu sarhoşluk durumunu. içmeden (kuru ya da sıvı fark etmez), hiçbir şeysiz yani, apaydınlık bir kafayla sarhoş olabiliyorum. dünyanın en güzel hissi. uzun uzun ve ağır ağır içmişim gibi ince ince akıyor damarlarımda bu his, ne iç sıkıntım kalıyor ne hüznüm ne gerginliğim. ağzım kulaklarımda, gözlerimde çoktandır unuttuğum o parlaklık, sanırsın dünyanın en dertsiz insanıyım! bi de bu hissi uzun süre yaşamanın yöntemini de keşfettim, oyunculuk hevesim sağ olsun. atıyorum kendimi o hissin içine, dünya umurumda değil. kapatıyorum gerçekliğin kapılarını, kafamı dinliyorum. istediğim kadar sarhoşum, istediğim kadar gamsız, istediğim kadar mutlu! ama tabii bi yerde kesmem gerekiyor, iş güç hayat memat aile vs... sarhoş olabiliyorum, sarhoş kalabiliyorum da sarhoşluğumu dondurup canım istediğinde işler hale getiremiyorum bi türlü....

Ocak 19, 2009

'tipik türk kadını işte' dedikleri

sessiz, hep bekleyen -onay bekleyen, takdir bekleyen, görülmeyi bekleyen, bulunmayı bekleyen, sırasını bekleyen, sevilmeyi bekleyen, beyaz atlı prensini bekleyen, evlenmeyi bekleyen, çocuk bekleyen, evini bekleyen, kocasını bekleyen, bekleyen, bekleyen, bekleyen...- , çekinen, utanan, sıkılan, korkan, kaçan, isteyen herkese vermeyen, istemeyen, bilmeyen, görevleri olan, duyguları olan, şefkati olan, hep anne gibi olan, kendine bakmayan, hele evlenince .öt göbek salan, hep yemek kokan, saçlarını en çok sarıya ya da kızıla boyatmayı seven -yakışsa da yakışmasa da boyatan-, aşkı filmlerdeki gibi bi şey sanan, sürekli dırdır eden, sürekli kafaya kakan, dayağı sevmenin bi çeşidi sanan, kıskanmayan adama adam demeyen, kıskananı maço deyip bağrına basan.......

otobüste iki adam -ya da adam görünümünde iki tıfıl- başlarına dikilen -yer istiyor tabii- bi teyzeden hareketle serbest çağrışım yaptılar. tipik türk kadını üzerine atıp tuttular. yumuşak başladılar, .okunu çıkardılar. bu tarif ettikleri 'tipik türk kadını işte abi' hangi devirde yaşıyor bilmiyorum, bu devirde yaşayan 'tipik türk kadını'yla ortak noktaları yok mu? var tabii. ama bu tıfıllar pek bi uzaktan bakıyorlar sanırım hayata ve hayatlarındaki 'tipik türk kadın'larına. anneler bile değişiyor, kafanı çevir de bi alıcı gözle bak!

Ocak 05, 2009

insanlar birbirine ne zaman yaklaşır?

fırtınalı havalarda rüzgar insanları birbirine iter, o özel alan falan hikaye olur, dip dibe iç içe yürümek zorunda kalırsın.
otobüse ilk duraktan binemezsen herkesin ten ve ter kokusunu, hatta sabah kahvaltıda ne yediğini, hangi müziği sevdiğini, ciğerlerinin sağlam olup olmadığını ve tabii ellerinin başka vücutlarda gezebilme cüretini öğrenirsin.
yine fırtınalı havalarda ama bu kez vapurdaysan, ama hep birlikte gayet suratsız ve şehirli insanlar olarak gazete, kitap gibi entel alışkanlıklarında kulaç atıyorsan ve bu şehirli dinginliğin içinde birden vapur gıcırtılar eşliğinde sağa sola yatmaya başlarsa önce karşında kim oturduğunu fark edersin. sonra sırasıyla bütün vapur yolcularıyla göz göze gelip sessizce birbirinize cesaret verirsiniz bir şey olmayacağına dair. küçük, tedirgin tebessümler yollarsınız.
biri ölür, ölüyü tanırsın ama öleni tanıyan herkesi nereden tanıyacaksın? işte onları da cenazede tanırsın. taziyenin verdiği gerginliği de sosyalleşerek atarsın.
kavga çıkar, ya meraktan ya duyarlılıktan yaklaşıverirsin. senin gibiler vardır orada da, kavgaya müdahale edenlerle bi güzel yorum yaparsın, kim haklı kim haksız diye. bi bakmışsın yeni bi kavga başlamış bu kez senin tarafta.
biri evlenir, onu tanırsın da yine bütün akrabaları tanımazsın. hele bir de düğünse limonataya da votkayı kattıysan belki oradan nişanlanıp çıkarsın. belli de olmaz!
bi de gecenin karanlığında yalnız yürüyorsan, önünde de senin gibi tedirgin yürüyen biri varsa aradaki mesafeyi azıcık kısaltırsın, tanışmazsın, seslenmezsin ama birbirinize dayanak olursunuz, ikiniz de bilirsiniz. bi de mesela öndeki senden önce evine vardıysa dönüp sana gülümser belki ya da belki evine davet eder. o da belli olmaz hiç.
otobüs durağındasındır, deli gibi de yağmur yağıyordur. kim ıslanmak ister ki? herkes o minicik durağa sığışmaya çalışır, nefes bile alamazsın ama bi yandan da kurusundur ve sıcaktır orası. güzeldir. insan güzeldir. insana yaklaşmak da güzeldir. romantik oldu sanki, biraz?

Ocak 02, 2009

bedenin ezberi var...

işten çıkarsın, önce vapura binersin. yorgunsundur, göz kapakların gittikçe ağırlaşır. elindeki kitap da çok sürükleyicidir ama uyku daha mı çekicidir ne, kapayıverirsin gözlerini. sanırsın ki uzun uzun uyuyacaksın, öyle korunmasız bırakırsın kendini uykuya. başın birinin omzuna mı değiyor, uykunda sıçrayıp konuşuyor musun, sırıtıp sızlanıyor musun, düşünmezsin. hava da bozuksa tatlı tatlı sallar vapur, mışıl mışıl uyursun. ama 20 dakika sonra vapur karşı kıyıya yanaşır, uyanmak zorundasındır. beden de nereden nasıl öğrendiyse öğrenmiştir işte 20 dakikanın bitiş anını, birden açarsın gözlerini. ezbere bildiğin düzenin içinde yürürsün vapurun çıkışına, oradan iskeleye, hiç demezsin mesela 'ulan şuradan atlasam suya da bi yüzsem!' diye, tıpış tıpış otobüsüne doğru gidersin. uyku da peşinden gelir. oturabilmek için dua eder, kuyruktaki insanlara caydırıcı bakışlar fırlatırsın 'bakın ben sizden daha çok yorgunum, genç olabilirim ama yorgunum, yor-gu-num!'. şans eseri oturursun hem de cam kenarına, başını yaslarsın soğuk cama, senden önce orada uyumuşların kafa izlerine kendininkini katarsın, yeni bir uyku başlar, yine savunmasız yine deliksiz yine mışıl mışıl. rüya bile görürsün, rüyanda -ilginçtir- gittiğini görürsün, bilmediğin bir yere. elinde bavulun bile yoktur, kentli kafan 'e ben ne giyeceğim ama?' diye düşünür, bıkmış kafan 'ne kadar hızlı yürüyorum, hem de yorulmadan' diye düşünür. önüne çıkan sapakta o piti piti yaparsın, gözünü kapar kendi etrafında hızla dönersin, ne tarafa düşersen o tarafa gidersin. yeni yerler, yeni insanlar, yeni yaşamlar... girer girer çıkarsın. mutlusundur, huzurlusundur, aldığın nefes yetiyordur, aldığın nefes doyuruyordur. mis gibi yaşıyorsundur ki bedenin nereden nasıl öğrendiyse otobüs yolculuğunun süresini de öğrenmiştir. şıp diye uyanır, düğmeye basar, kapı açılınca iner evine yollanırsın. önüne çıkan bütün sapaklarda bildiğine saparsın, elin sana sormadan anahtara gider. kapıyı açar içeri girersin, her şey bildik, her şey eski, her şey sıradandır. gidesin gelir, gider yatarsın. gidemezsin.