Beni Koruyun!

Beni Koruyun

Temmuz 21, 2008

ayna evresinde korku molası

Artık geceleri korkmuyor. Korkup bağırmıyor. Bağırıp sıçramıyor. Sıçrayıp beni uyandırmıyor.

Korkmuyorum. Ne geceleri ne de gündüzleri. Ne gecelerden ne de gündüzlerden. Uykularım çok huzurlu. Yürüyüşlerim rahat, telaşsız.

Peşinden gelen mi var diye durup durup ardına bakmıyor artık. Hep ileri bakıyor. Hiç de durmuyor. Ona yetişemiyorum.

Geçen gün arkamdan birisi seslendi gibi geldi. Durdum, döndüm, baktım. Kimse yoktu. Anladım, aslında hiç kimse yoktu. O gün bugündür durmuyorum. Ardıma da bakmıyorum. Öyle rahat, telaşsız, yürüyorum.

Hız gibi değil, başka bir şey. Uçan bir hayal oluyor sanki yürürken. Artık yalnızca seyrediyorum. Ne sesim ulaşıyor ona ne de adımlarım.

Zamanı, mekanı merak ediyordum başlarda. Şimdi o merakım da kalmadı. Neden yürüdüğümü unutalı çok oldu. Hatırlamak istiyorum aslında, ama nasıl hatırlanır onu da unutmuşum.

Gitti... Gözden kayboldu...

Durdum. Adım atmayı da unuttum....

Ciğerime doldurduğum sıkıntıyı ağır ağır boşaltırken gözümü diktiğim telefon kısa bir süre görünmez oluyor. Duman dağılınca onu orada bulacağımdan adım gibi eminim ama tuhaf, telaşlanıp elimle dağıtmaya çalışıyorum sıkıntımı. Hareket edince görünür oluyorum yeniden. Telefon çalıyor.

‘Eve dönmüşsün.’ diyor. ‘Evet.’ diyorum. ‘Ne zaman?’ diyor. Düşünüyorum, hatırlayamıyorum. ‘Eğer bugün döndüysen kırk gün olmuştur sen gideli…’ diyor. ‘Bugün dönmediğime eminim, bacaklarım yorgun değil çünkü.’ diyorum. ‘Yürüye yürüye alışmıştır, yorulmuyordur artık.’ diyor. Her şeyi bildiğini sanıyor, yazık. ‘Bacaklarım yürümeme alışabiliyor, sen neden alışmıyorsun?’ diyorum. O duymuyor. ‘Orada mısın?’ diye soruyor. ‘Şimdilik.’ diyorum. Yine duymuyor. ‘Kapatmamı ister misin?’ diyor. Telefonu kapatıyorum. Kapatmamla eşzamanlı bir mesajla yine görünür oluyorum. (Saklanacak hiç yer kalmamış. Mesaj yetmezse e-posta, o da yetmedi bir müzik kanalında benim için çalınacak mesaj kaygılı bir şarkı ya da bir planörün kuyruğunda uçuşan adıma yazılmış bir not. Hiçbiri işe yaramazsa gecenin bir körü camıma atılacak birkaç tane taş ve geri gelmesi muhtemel korkum ve hiç istemediğim görünürlüğüm. Kaçacak yer yok.)

‘Sana ulaşamıyorum.’ diyor. Halbuki buradayım ben. Gelip kapımı çalsa içeri buyur ederim. Bana ulaşmış olur. Yaşadığımı görür, üstelik yalnızca o görür. Onun beni görmesi beni korkutmaz. Herkesin görmesi korkutur. Mesaja cevap yazmıyorum. Sıradaki eylemleri beni korkutuyor, ama neyse ki bunlar muhtemel eylemler olarak kalıyorlar.

İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Konuştuğum o değil sanki, sesini bile tanıyamıyorum. Benimle konuşmaktan kaçınıyor. Belki de konuşmak istemiyor. Bunu düşünmek bile istemiyorum. Benimle konuşmadan olmaz, var olamaz. Ben onun... Nesiyim?

Dudaklarım belli belirsiz bir tükürük şıpırtısıyla, istemsiz aralanıyor. Daha derin nefeslere ihtiyacım var, aralık ağzımı açıyorum, temiz havayı ıslak dudaklarımdan kaydırarak ciğerlerime dolduruyorum. Dudaklarımda tuhaf bir serinlik… Yalnızlığımı hatırlatıyor bana, gözlerimi kırpmadan kendime bakıyorum.

Alnına dökülen saçlarını elleriyle geriye itiyor, gözlerini gözlerimden kaçırıyor ama eli mahkum yine bana takılıyor. Kendini tekinsiz hissediyor, benden korkuyor. Elini uzatıp kalbimi dinliyor.

Kalbi… İçeride yanlışlıkla girmiş bir kuş var sanki, kendini kurtarmak için oradan oraya savrulup duruyor, içeride çok ayna var, hep kendine çarpıyor.

Benden kaçıyor, bana çarpıyor.

İçerideki kuş… Kanatları kırılınca duruyor. Cesaretini toplayıp kendine bakıyor. Ürkek ama delen bakışları var.

Seviyorum bakışlarını.

O bakışları sevmeye çalışıyor.

O bakışları sevdiğime kendimi inandırmaya çalışıyorum.

Birbirlerini süzüyorlar. İşte şimdi gerçek bir ilişki kuruldu aralarında. Neydi o öyle telefonlar, mesajlar falan!

Beni gördü. Bende kendini gördü. Ben o’yum. O ben’im. Parçalarımla bütünüm.

Bugün de ayna görevini yaptı.

.a.b. (Şubat-temmuz08)

Temmuz 11, 2008

neredeyse sex and the city'nin carrie'si gibi fakat 18-

bir şekilde, nasıl oluyor ben de bilmiyorum zira zihnimin ya da ruhumun bu denli derin yerlerine henüz inebilme cesareti gösterebilmişliğim yok, içinizde bir yerleriniz tertemiz kalıyor işte. taaa 18 yaşınızdayken kirlenmeye başlamanıza rağmen. neredeyse en göz alıcı beyaz kadar beyaz kalıyor bazı yerlerimiz. kirlenmenin sonu yok, yazık ki önüne de geçemiyoruz. hatta bazen bile isteye kirletiyoruz kendimizi, her türlü bedeli baştan kabullenip... sonra... işte fena olan sonrası... altlı üstlü sağlı sollu kirlenirken kendini temiz tutmaya kendi kendine karar vermiş olan o bir yeriniz duvarlar örmeye başlıyor sizin seçtiğiniz yola. eninde sonunda oraya varacağınızdan emin labirentini oluşturuyor. sonra kirlenip yalnızlaşıyoruz, kirlenip kırılıyoruz, kirlenip bileniyoruz, kirlenip ağlıyoruz vs. labirentin sonunda o dört duvar temiz yer bizi bekliyor, ana rahmine döner gibi dönüyoruz oraya. sığınıyoruz. saklanıyoruz. olduğumuz gibi, öylece, tüm zayıflıklarımız, başarısızlıklarımız, çirkinliklerimiz ve hatta sivilcelerimiz falan hep beraber ama tuhaf bir bütün olarak var oluyoruz. affediliyoruz. nefes alıyoruz. hep orada kalabilir miyiz? ohoooo! öyle olacaktı madem doğmasaydın canım! evet! hayat acımasız! bizde böyle! işine gelirse! ama hadi sana benden bir kıyak, arada mesela ayda bir dönebilirsin tertemizine. eyvallah!
kısa ama öz oldu sanki, evet. yazarsın artık dediler, yazdım işte. doyurmaz ama bizim de işimiz ağızlara bir parmak bal çalıp müptelaları çoğaltmak...