Beni Koruyun!

Beni Koruyun

Nisan 17, 2008

gürültü

gürültü.....
Çıt yok... Ağır ağır açılan göz kapakları, birbirine dokunup uzaklaşan kirpiklerin hışırtısı, yavaşça yorganın üzerine çıkan ellerin birbirine ve sonra yüze sürtünmesi, tüm vücudun çarşafın üzerinde kayarak aşağı sarkması ve ayakların yere değmesi, aynı ayakların terliklere girişi, adımların zemin üzerinde tembel şakırtısı, lavaboya dik açıyla inen suyun avuçlara dolup yüze çarpması, havlunun yüzdeki suları silmesi, yine terlikler yine zeminde şakırtı ve tüm bu zaman içinde alttan alta devam eden oksijenin ciğerlere girişi karbondioksitin dışarı salınışı, 3-4 saniyelik duraksama ve etrafı dinleme anında algılanan sessizliğin kulak tırmalayıcı gürültüsü ve tıkanan kulaklar ve pompalanan kan ve damarlarda yürüyen kan ve nefes borusuna giren nefes ve nefes borusundan çıkan nefes ve bas bas bağıran vicdan ve kulaklardan çekilen parmaklar ve bu gürültüyü susturmak için radyoya uzanan parmaklar ve radyoda “Master of Puppets”....

.a.b.’06

büyüklere masallar-1

Aşka aşık bir adam, sabah mahmurluğunu atmak için, boşken bile aslında çok kalabalık olan caddeye atmış kendini. Uzun uzun yürümeyi severmiş bu caddede, ama bu kez uzun bir yürüyüş için vakti yokmuş. Gazetelerini almış, sabah kahvesini içmek için gideceği kahvenin sokağına sapacakken, gözleri o boş kalabalıkta bir felakete takılmış. Bir an adam için dünya yavaşlamış ve tersinden dönmeye başlamış. Dünya tersinden dönerken aslında son sürat dönermiş, bu yüzden de az önce adamın yanından geçen kadın sonsuz bir hızla geri geri gelip adama çarpmış. Bu kadın bir felaket değil, sadece sağanak bir yağmurmuş ve adam ona çarpınca kadının bütün damlaları yere saçılmış. Kadının mavisi adamın kırmızısını tanımış. Yere saçılan damlalar da adama tanıdık gelmişler, adam onlardan utanmış ve sağanak yağmura yeni bir bulut vermek istemiş. Sağanak yağmur, bulutu kabul etmiş ve tekrar gökyüzüne döneceğini söylemiş. Adam da gökyüzünde yaşıyormuş. Adam aşk ihtimali için kadının yaşadığı bulutun adresini istemiş, kadın da vermiş. Söz bitince ayrılmışlar. Kadın giderken adam onun gidişini izlemiş, böylece dünya yeniden tersine dönmeye başlamış. Ve az önce adamın yanından geçen başka bir kadın geri geri gelip adama çarpmış. Adam bu kez gülümsemiş, anlamış ki bu bir kısır döngü. Bu ters akıntının hızına teslim etmiş kendini. Hep anları yakalamış, aşkın acısını hiç tatmamış...
a.b.-2006


zaman akar


Sırtını çınara verip oturdu. Oturduğu yerden uzaklaştı, taşlı çakıllı kumlu tuzlu yollardan karşıdaki adaya vardı. Yorulmuştu, sırtını verecek bir çınar aradı, yoktu. Sırtını kendine verdi. Rüzgarla gelen ritme uydu, salındı. Salındı. Salındı. Yer ayaklarının dibinden ikiye ayrıldı. Önündeki derin yarığa baktı. Baktı. Baktı. Salına salına yarığa daldı. Uzun upuzun, ıssız, karanlık yarıkta yol aldı. Ses aradı, yarasaların kanat çırpışlarını duydu. Demek ki geceydi. Başını kaldırıp yıldız aradı. Zifiri karanlık ülkesinde bir yıldız uyandı. Bir yıldız da dudağının ucunda yandı, etraf dumana boğuldu. Bir nefes, bir nefes daha. Sonra tuttu, göğe sıçradı. İlk yanan yıldıza değdiğinde ayakları yoktu. Döndü aşağıya baktı, ayakları sırtını verdiği çınarın dibindeki sıcak kumlara gömülmüştü.

Saat çaldı, uyandı. Yine derin bir sessizlik. Hani kalp atışının yankısını duyabileceğin cinsten, yalnız yapayalnız bir sessizlik. Gözlerini tavana dikti, yine aynı işlemeler. On yıldır evin sessizliğinde(n) gitgide silinen işlemeler... Dayanamadı, kalktı. Zaten pencereye gerdiği naylondan giren rüzgar da sessizliği bozmuştu. Bir süre içinde esen rüzgarla dışarıda esen rüzgarı yarıştırdı. İçinin rüzgarı bir boy önde girdi son yüz metreye, bir kulaç bir kulaç daha ve foto finişe gelindiğinde artık giyinmişti. Kazağının üzerine bugünün sözünü yapıştırdı: “ Zaman akar!”.

Bugün gideceği yere burnu karar versin istedi. Kapadı gözlerini, havayı kokladı. Yerde yatmaktan burnu kurumuştu, nefes alırken hışır hışır sesler geldi. Bu kadarcık hışırtı yüzünden gidecek yer bulamayan burnuna kızdı, onu iki parmağıyla cezalandırdı. Nispet olsun diye kulaklarına tam yetki verdi. Yetkiyi kapan kulaklar vakit kaybetmeden dimdik dikildiler. Hmmmm? Mmmm? Iıııııı? Kakofoni! Büyük çoğunluğunu polifonik melodilerin oluşturduğu metalik bir kakofoni. Daha yukarıya dikildi kulaklar kakofoniden sıyrılmak için. Kadın içinden “Biraz sonra” diyordu, “Biraz sonra gidecek bir yer bulacağım.”. dikildikleri daha yukarıdan da bir sonuca ulaşamadı kulaklar. Kulaklarına kızdı bu kez, hataydı zaten onlara tam yetki vermesi. Çalar saati duyan da onlar değil miydi? Günün ilk hareket yönünü belirlemişlerdi zaten. Çifte standarttan uzak kalmayı kendine prensip edinmişken, bir anlık burun kızgınlığıyla ne duruma düşmüştü! Burnunu kısa bir süreliğine azat etti, gitti yatağı olan gazete yığınından birkaç parça kopardı, topak yapıp kulaklarına burnuna tıktı. Bu kez tüm ve tam yetki gözlerindeydi. Boynu ince uzun bir periskop gibi yükseldi, gözler sanki burası ezbere bildikleri yer değilmiş gibi merakla etrafı taradılar. Mutfaktan naylonlu pencereye geçtiklerinde saat tepiniyordu. Zaman dolmuştu, kadın kulaklarını burnunu açtı, gözlerini yumdu. Kendini gazete yığınının üzerine bıraktı.

Kırmızı terlikleri, hep kıskandığı o kızın ayağındaydı. Şaşırdı. Elini uzattı, terliklerini geri alacaktı. Ama terlikler o elini uzattıkça küçüldü, küçüldü, minicik kaldı. Ellerine baktı, onları yüzüne yaklaştırdı. O yaklaştırdıkça elleri büyüdü, büyüdü kocaman oldu. Minicik terliklerini kocaman ellerine aldı. Kıskandığı kız korkup ağlamaya başladı. Sonunda onu ağlattığına sevindi. Terlikleri avucunun içinde güvenle tuttu, sıktı. Bir çıtırtı duydu, korkuyla açtı avucunu. Terlikler un ufak olmuş üzerine yağıyordu.

Saat çaldı, uyandı. Tavandaki işlemeler un ufak olmuş üzerine yağıyordu. Kar gibi. Bir süre seyretti. Sonra yavaşça doğrulmaya yeltendi. İşlemelerin tozları arasından göğsündeki harfler seçiliyordu. Ellerini üzerlerinde gezdirdi. Harfler eline sığmıyordu, zaman akmıştı.

(2007ağustos,gümüşlük-milas).a.b.

eksik öykü

Kış değildi. Kar yağıyordu. Bu beklenmedik duruma/olaya şahit olmak isteyen cam güzellerinin şaşkın bakışları arasından sıyrılıp, üzeri bembeyaz olmuş konteynıra yaklaştı. Tedirgin ya da ürkek değildi. Kararlıydı. Keskindi. Parmakları kesik üç eldivenin ısıtamadığı ellerinin arasından ufaklığı konteynıra bıraktı. Kar durdu. Unuttu...

İçerisi karanlık ve kalabalıktı. Hırıltılı nefes alış verişler, buz kütlelerinden farksız bedenler ve ışımayan gözler. Bir süre sessiz kalmayı denedi, ortama alışmayı, buz kütleleriyle nefes almayı... Üşüdü, ellerini ağzına yaklaştırıp nefesiyle ısıtmak istedi, hırıltılı bir ses “Öyle olmaz!” diye uyardı. Söze dökmemişti, yalnızca zihnine düşürmüştü oysa. Sesi dinledi, vazgeçti. Derin, sıkıntılı nefeslerle zaman geçirmeyi denedi. Zaman...

- Dışarı çıkabilir miyim?

- Şimdi olmaz. Biraz sonra.

- Yani ne zaman?

- Dedim ya, biraz sonra....

Ve gün biterdi. Tuhaf kavram. Bir - az sonra. Yani? Yanisi yoktu. Gayet açıktı, ama ne zamandı? Dahası zaman neydi? Zaman kaçtı? Ölçmek için mi yoksa ölçülmek için mi keşfedildiğini düşürdü bu kez zihnine. “Çok konuşuyorsun!”diye uyardı ses. Uyarıyı alır almaz susturdu zihnini. Gülmeye başladı sonra, sinirlenirlerse kimliklerini açıklarlar diye umdu. “Kurnazlık yapma!” dedi ses. “Üşüyorum!” diye mırıldandı korkuyla.. “Yaklaş!” dedi ses. İyi de nereye? Nefesler çok yakınındaydı. “Başını sola doğru yatır!” Yatırdı. Bir buz kütlesi başının üzerine yaslandı. Ardından tuhaf bir sıcaklık buz kütlesinden başına ulaştı. Sesini çıkarmadan, zihnini konuşturmadan bekledi, bekledi, bekledi. Sonunda dayanamadı, sordu: “Öldüm mü ben?”

Su kaynadı. Bir süre fokurdayan suyu izledi, sonra uzandı demliği ocaktan aldı. Yanındaki pencereden dışarıya bir göz attı. Bu bir saat sürdü. Su soğudu.... Unuttu...

“Burada ölünmez!” dedi ses. İyi bari, en azından hala yaşıyordu. Peki neresiydi burası? Biraz ışık olsaydı da kendini neyin ısıttığını görebilseydi. “Niye buradayım?” diye sordu yavaşça. “Daha dışarı çıkma zamanın gelmedi çünkü!” diye yanıtladı ses. “Biraz sonra çıkarım o zaman.” dedi, güldüler. Gözbebeklerini yukarı çevirdi. Tam o sırada konteynırın kapağı açıldı....

Konteynırın kapağı açıldı. Hatırladı. Metrelerce uzaktan ve metrelerce yukarıdan gözleri endişeyle açıldı. Kapak açık kaldı, kapağı açan el uzaklaştı. Fazla ilerlemedi, durdu. Endişeyle açılan gözler pencereye iyice yaklaştı, soluğu camı buğuladı, kalbi ritmini artırdı. Kapağı açan el, başını konteynırdan içeri uzatıp baktı....

Bir çift göz kendilerine bakıyordu. Korkuyla nefeslerini tuttular. En üstteki buz kütlesi hariç hepsi gözlerini yumdu. Kapağı açan el en üsttekinin kafasını kavradı ve yukarı çekmeye başladı. Hepsi hızlı hızlı zihinlerinden konuştular, fazla direnmeyeceklerdi, o gidecekti. Elin sahibi diğer elinden yardım alarak en üsttekini dışarı çıkardı. Şaşkındılar...

Şaşkındı. Kızgındı. Bir gün bulunacaklarını biliyordu, ama bugüne hazırlamamıştı kendini, “bir gün” e hazırlamıştı. Korkuyla tülün arkasına gizlendi. Zihnindeki çapraz akıntılara “Dur!” diyebilmek istedi. Şu anda buna gücü yoktu, belki biraz sonra... Unuttu....

Üst üste giyilmiş iki bere, göz oyuğunun dibine kaçmış iki göz, çöp gibi bir boyun, altta kazak, üstte gömlek, çöp gibi bir çift bacak, birkaç numara büyük botlar... Çocuk! Belki bir zamanlar. (sahi ne zamanlardı?) Oyuktaki gözler, kendisini dışarı çıkaran ellerin sahibine dikildi. Sahip kekeledi, sonra büyüklendi, sonra öfkelendi, sesine ses istedi, kendi sesiyle yetindi.
kasım2007

o "an'a dair iç dökümü"

matematik - ocak2008

her 3ün bir 2si vardır,

1 kendini 3ten sanır.

oysa 1 tektir,

2 ikidir.

ve aslında 3 yoktur.

Nisan 10, 2008

ne zaman?


(her zaman olmasa da) doğup büyüdüğümüz evlerimiz ne zaman bizim evimiz olmaktan çıkar? bu ne ara olur da farkına bile varmadan soğuyuveririz evlerimizden? git gide otele dönüşür, sonra yazlık gibi arada sırada uğranır. gidesiniz gelmez, kaçasınız gelir. ne zaman? o zaman bu zaman şu zaman. ne önemi var ki! olmuş bitmiş her şey zaten çoktan. ne zaman ne zaman? sanki geri mi döndüreceksin arkadaşım? ne sorup duruyorsun ne zaman diye? geleceğe dönüş ne güzel filmdir, niye kimsenin aklına geçmişe dönüş-orada kalış falan gibi muhteşem isimli ve bir o kadar muhteşem temalı temaşalı filmler yapmak gelmez ki? şöyle gümbür cemaat güldürecek bir geçmişe dönüş filmi! olsa da izlesek! turşucu ailesi falan da idare ediyor tabii rastlanınca ama aradığım bu değil. (bence sen ne aradığını bilmiyorsun!) mesela şöyle bir eve hapsolmuş 5-6 kişi olsa, her biri ayrı telden çalıyor ve birbirlerini çok çok iyi tanıyor olsalar, bu hapis süresince yerine getirmek zorunda oldukları tek koşul, birbirlerinden nefret etmek ve bunu yaparken asla konuşmamak ya da nefret ettiğini fark ettirmemek olsa.bunlar böyle takılsa, dışarıdan koşulu bozmak yönünde türlü müdahalelere açık olsa ev. arada gitsem mesela ben, nifak tohumları atsam. sonra mısırımı patlatıp koltuğa kurulup izlesem. (hiç sevmedim) olmaz zaten. (ama kabul etmeli, mısır fikri iştah açıcıydı) mısır mı patlatsam? zihin açar. (iştah o iştah!)
(ayrıca yuh! nereden nereye geldi mevzu!)

Nisan 04, 2008

Aaa! Ama daha 24 saat bile geçmedi üzerinden!

evet geçmedi gerçekten de ve ben yine 'buraya' yazmaya geldim! bir inatlaşma mı seziyorum kendimle, tıynetimle? yoo yooo, var bi şey!
neyse!
az önce macbeth sahnesini yeniden yazdım. haftalardır nasıl yapsam da aynı güçte ama yepyeni bir şey üretsem diye sancılanırken... dayanamadım, yattım. dün gece. bütün bir günü kağıt kalem- kimi zaman ekran klavye karşısında ööööööylecene durarak geçirip sonunda saat 00.30u vururken dayanamadım yattım. üçüncü kez kendi etrafımda dönerken aniden üzerimdeki yorganın ağırlığını hissetmek suretiyle kendimi yeniden masanın başına attığımda saat 01.30du. bulmuştum. sadece bir saat-altmış dakika-üçyüz altmış saniye yatakta dönmek yetmişti. oturdum, aklıma geleni karaladım sarı bir kağıda. sonra biraz kağıda baktım. 'evet!' dedim kendime, 'artık yazabilirim.' ve gidip yattım. çünkü sabah kalktığımda yazabileceğimi biliyordum.
neyse!
enteresan bir mahluk şu beyin dedikleri. alabildiğine özgür, alabildiğine başına buyruk. sen zorla istediğin kadar, o canı istediğinde kıpırdıyor.
al işte! yine döndük dolaştık, dün yazdığım mevzuya geldik! nedir? kasmamak gerekir. her şeyin bir zamanı vardır. her şey olacağına varır.
alttan alta tembellik öğretisi gibi bu da ama. sanki bıyık altından 'şişşşş, boşveeerrr. olur olur, elbet bi gün oluuurr.' diyor kendini yayarak birileri.
ne keşmekeş! ne karmaşa!

Nisan 03, 2008

tarihinde bir ilk!

nedir benim gibi kalem kağıt tutkunu, sanal ortamdan haz etmeyen bir insan evladını blogger olmaya iten? bir sebebimin olması gerekmiyor bence. herkes fikir değiştirebilir, evet! (kendini haklı çıkarma isteği, kendini ikna etme isteğine destek oluyor. çok da iyi ediyor. tabii, tabii!) ayrıca düşündüm de, sanal ortamdan haz etmiyorum derken ufak çapta bir yalan söylemiş ve sanal ortamı aslında müdavimi olan kendim aracılığımla çatırt diye orta yerinden kırmış bulunuyorum. ki bu ayıp bi şey! (parmağımı yüzüme yakın tutup iki yana sallamak suretiyle kendimi cezalandırıyorum. iyi geliyor, evet!) pardon sanal alem, çok kırdım seni. affettirmek için bu blog işine sarmayı düşünüyorum. bakalım, ne kadar başarılı olacağım?
biraz (itiraf ediyorum, taş çatlasa 5 saniye, evet!) durup düşündükten sonra aslında başarılı olmak gerekmediğini fark ettim. (aferin, çok zekisin!) hayır, neden giriştiğimiz her işte başarılı olmak için ıkınıp duruyoruz ki?! n'oolur yani her işi başarıyla yürütmesek? hem başarı dediğin nedir ki? önemli olan işin içinde kendini unutacak denli kaybolabilmek ve bundan zerre kadar korkmamak değil midir? evet, öyledir! (hem parantezin içine hem dışına!) eee, o halde sorununuz ne kardeşim sizin?! kasmayın! (kızım sana söylüyorum, bizzat kendim bi zahmet anla artık!) e, güzel! o zaman demek ki kısa vadeli planımızın ilk maddesi kasmamak! haydi o zaman, sağ ayakla!